zaman-yazari-cem-kucukle-fena-dalga-gecti-54521b4fa8a33

Zaman Yazarı, Cem Küçük’le FENA DALGA GEÇTİ

İşte Bülent Korucu’nun bugünkü yazısı;

İnsanların adı veya soyadı üzerinden alaylı cümleler kurmayı doğru bulmuyorum. Ama doğrudan ismini yazıp muhatap alınmayı hak ettiğini de düşünmüyorum. Neyse ben söyleyeyim, su gibi söz de yolunu bulur; maksuduna ulaşır.

AK Parti’yle birlikte zuhur eden bir tayfa var: Gazeteci desen değil, yazarlık fazlasıyla bol bir elbise. Ama birkaç kanalda ekrana çıkıyor, gazetelerde  tahsis edilen köşeleri dolduruyorlar. Onlardan biri önceki gün yine şantaj içerikli yazılarından birini döşenmiş. Julian Assange ve Snowden üzerinden tehditlerini sıralarken bir ABD ve İngiltere güzellemesi yapmış ki sormayın. Ben yapsam trollerin üç günlük malzemesi hazırdı!

“Batı dünyasının iki dev ülkesi ABD ve Britanya”nın “doğru ve meşru” müdahalelerle Julian Assange ve Snowden ile onlara destek veren medyayı nasıl hizaya getirdiğini anlatıyor.

KENDİ YAZDIKLARINI DA YALANLIYOR

Gerçeği tahrif etmekle kalmıyor, kendi yazdıklarını da yalanlıyor. “Bir CIA ajanı: Julian Assange” başlıklı yazısını unutmuş anlaşılan.

Şöyle diyordu o yazıda: “Önemli hiçbir şeye el atmayan, yayınlamayan Wikileaks ve onun kurucusu Julian Assange kime hizmet ettiler? Tabii ki CIA ve Amerikan yönetimine… Julian Assange ne yazık ki sadece örtme yapıyor ve Amerikan derin devletinin istediği belgeleri harfi harfine yayınlıyor. (…) ABD yönetiminin taşeronluğunu yapıyor.”

“ABD’nin taşeronu” ile “doğru ve meşru müdahaleyle bitirilmiş adam” arasındaki uçurumu gel de doldur. Bunlar “Hizmet Hareketi CIA’e çalışıyor” ile “CIA ve MİT birlikte cemaati bitirecek” cümlesini peş peşe kurabilen familyadan olduğu için şaşırtıcı değil.

Kamuoyu önünde birisiyle alay etmek bana yakışmaz ama Snowden ile ilgili yazdıklarının hakikaten komik olduğunu söylemek zorundayım.

Olayı ya anlamamış ya da bilinçli tahrifat yapıyor. Hangisinin daha vahim olduğuna siz karar verin.

“Casus Snowden’ın sızıntılarını sorumsuzca yayınladığı için İngiliz hükümeti The Guardian’ı kapatmakla tehdit etti ve İngiliz istihbaratı gazeteyi bastı. Guardian yönetimi açıkça özür diledi. Bizzat Guardian çalışanları kendi bilgisayarlarını ellerinde matkaplarla imha ettiler. Türk medyasının tüm mensupları o görüntüleri izleyip ibret almalıdır.”

CEM KÜÇÜK MESELEYİ ANLAMADI YOKSA BİZİ Mİ KEKLİYOR?

Cümlelerini düzeltmek bile başlı başına bir makale konusu olabilir. The Guardian yayınlarına ara vermedi, bilakis ABD ve Brezilya bürosu üzerinden haber yapmaya devam etti. İngiliz hükümeti gizli belgeleri bulundurmak suçlamasıyla takibat yapacağını bildirip belgelerin teslim edilmesini istedi. The Guardian, kesinlikle özür dilemedi. Bunu hicvetmek için ise kinayeli bir yok etme metodu seçerek matkapla bilgisayar kırdı. Editörlerin matkapla işbaşındaki görüntülerini de kendi sitesinde yayınladı. Yaptıkları, İngiliz hükümetinin müdahalesinin ilkelliğini vurgulayan zekice bir protestoydu. Ne yazık ki bazıları gerçek zannetmiş.

Söz konusu kişi Aydın Doğan medyasına karşı da şantaj kokan ifadeler kullanıyor. Grubun Assange’ı olarak Ahmet Hakan’ı hedef seçmiş. Selahattin Demirtaş’la ilgili olumlu yazısını darbe ve terör destekçiliği olarak ‘ihbar’ etmiş. Biat etmeyen herkes bu suçlamayı tadacak. Sıra Ahmet Hakan ve Fatih Altaylı’da. Hakan’ın patronunu da vergi şantajıyla korkutuyor: “Aydın Doğan’ın yuları Türk devletinin elindedir. Aydın Bey biliyor ki bu devlet tamamen hukuka uygun şekilde şu an tam 4,6 milyar TL vergi cezasını Doğan Holding’e kesebilir.”

Vergi cezası bir suçun karşılığıdır. Var da kesmeyip biat için şantaj unsuru olarak mı kullanıyorsunuz? Yoksa nasıl olsa bir yolunu bulup keseriz mi diyorsunuz? Hoşa gitmeyen şeyler yazan Altaylı’yı ise özel hayatı ile ilgili bir kısım imalarla korkutmaya çalışıyor. Büyükleri, özel hayatlar üstünde horon teptiği için küçüklerin de bu yolu seçmesi normal. Sonra da döner kendi suçlarını birilerine yüklemekten geri durmazlar. Malum şahsa bir tavsiye: Tetikçiliğini malumatfuruşlukla ambalajlamasa iyi eder. Küçük düşüyor.

paralel-masalinin-arkasindaki-gercek-54521b4e046dc

Paralel Masalının Arkasındaki Gerçek?

Yeniçağ Yazarı Adnan İslamoğulları, bugünkü yazısında paralel masalının ardında ‘devletin kasasına yani beyt’ül mala dadanan büyük yolsuzluk iktidarı’ ve ‘açılım politikalarının karanlığında palazlandırılan Abdullah Öcalan’ olduğunu yazdı.

İşte, İslamoğulları’nın o analizi:

Yolsuzluk O Kadar Büyüktü ki!

Gezi Parkı olayları AKP iktidârına sivil muhalefetin protestosundan başka bir şey değildi. Halkın geniş kitlelerle katılımıyla çığ gibi büyürken protestolar, devreye AKP’nin derin devleti girdi ve Taksim’e monte ettikleri marjinal sol örgütler ve PKK vâsıtasıyla rayından çıkarıldı.

AKP’nin kaybetmekten korktuğu yalnızca siyâsî iktidarı değildi. İktidarlarını kaybettikten sonra iktidarları boyunca yaptıkları yolsuzluklardan yargılanma korkusuydu.

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, Gezi Parkı protestolarını çığırından çıkaran provokasyonlar bunun için tertip edildi.

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, ülkenin Başbakanı Tayyip Erdoğan bizzat kendisi başlattı algı savaşını ve ilk mermisi Türk siyâsî tarihinde söylenen belki de en büyük yalandı, mühimmat yine dine dâirdi, dinî bir semboldü.

“Kabataş’ta başörtülü bacımıza saldırdılar, yerlerde sürüklediler” dedi Başbakan. Kiralık kalemleri senaryoyu genişlettiler, başörtülü bacıları’nın altı aylık bebeğini tartaklamıştı üzerlerinde siyah deri kıyâfetler olan kalabalık ve üzerine işemişlerdi başörtülü bacıları’nın.

MOBESE kayıtları Başbakan ve kiralık medyasını yalanladı.

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, Gezi olayları esnâsında polisten kaçanların sığındığı Bezm-i Âlem Vâlide Sultan Camii’nde göstericilerin içki içtiklerini söylediler, Başbakan meydan meydan bağırdı; “Câmiye ayakkabılarıyla girdileer, câmide içki içtileeer”.

Câminin müezzini câmide içki içildiğini görmediğini söyledi. Câmide içki içildiğine dâir hiçbir belge yayınlanamadı. Müezzin sürüldü… Algı savaşında kullandıkları ikinci mühimmat da dine dâirdi, dinî bir semboldü.

Gezi Parkı’ndan sonra 17 ve 25 Aralık’ta başlayan yolsuzluk soruşturmalarının Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzlukları olduğunu anlamak için dosyaların bütün içeriğini bilmeye, tapelerin tamâmını okumaya gerek olmadığı, soruşturmalardan sonra başta Başbakan olmak üzere hükümetin ve kirâlık medyasının yaptıklarına bakmak yeterliydi.

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, 17 ve 25 Aralık soruşturmaları savcılarının yabancı bir ülkeye çalıştıklarını ve bunun belgelerinin ellerinde olduğunu, savcıların kendilerinin açıklamaması hâlinde(ne demekse bu) Başbakan bunu bizzat kendisinin açıklayacağını söyledi.

O gün bugün o savcıların hangi ülkeye çalıştıklarına dâir bir kelâm edilemedi, bir belge gösterilemedi.

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, çiçeği burnunda İçişleri Bakanı Efkan Ala, Bank Asya’nın 17 Aralık’ta 2 milyar dolar vurgun yaptığını ve belgelerinin elinde olduğunu, belgesiz konuşmadığını söyledi.

O günden bu yana bir belge gösteremedi, ispat edemedi…

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, Adana’da yakalanan TIR’ların Türkmenlere yardım TIR’ları olduğunu söyledi, algı savaşında bu kez kullanılan mühimmat millî bir mühimmattı, Türkmenler âlet ediliyordu, iki milyona yakın Suriyeli ülkeye alınırken, Esad ve IŞİD zulmün altında kalan ve Türkiye’ye gelirken hâlen pasaport istenen Türkmenler…

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, Dışişleri Bakanlığı’ndaki üst düzey bir toplantının görüşme zabıtları düştü medyaya, MİT Müsteşarı, gerekirse kendi ülkesine üç-beş füze attırmaktan söz ediyordu, bu dinlemelerden de paralel devlet olarak cemaat suçlandı. “Böcekleri kimin koyduğunu biliyoruz” dedi Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu…

Dedikleriyle kalıyorlardı, herhangi bir şeyi ispat etmek zorunda hissetmiyorlardı kendilerini, yalnızca algı savaşının bir parçası olarak suçluyor, karalıyorlardı. Bugün itibariyle o toplantıyı sızdıranın kim olduğu da meçhul kaldı…

Yolsuzluk o kadar büyüktü ki, Başbakan Erdoğan ve hükümetinin kâhir ekseriyeti bir paralel masalı’ tutturdular. Küresel ısınmadan, ekolojik dengenin bozulmasına, iklim değişikliklerinden erozyona, sağlıksız beslenmeden neşe’nin kepek sorununa kadar her şeyi bir paralel masalı’nın içindeki kötü karakterlere yüklediler.

Başlattıkları açılım süreci’ o kadar karanlıktı ki, o kadar şâibeli’ idi ki, saplandıkları Orta Doğu bataklığında bugüne kadar ismi bile duyulmayan Ayn el-Arap isimli bir kasabanın IŞİD tarafından saldırıya uğraması ve işgal edilmesiyle birden Kobani isimli bir kutsal Kürt kasabasına dönüşmesi ve HDP’nin çağrısıyla başlattığı isyan denemesiyle şaşıran hükümet, HDP’nin, KCK’nın, PKK’nın kendilerini gizleme ihtiyacı bile hissetmedikleri eylemleri de yine aynı paralel masalı’nın içindeki kötü karakterlere yüklediler.

Yolsuzluk ve karanlık o kadar büyük ki, ateş saçan yedi başlı ejderhadan insan yutan devlere, milyonlarca yıl sonra tekrar hayata dönen dev mamutlardan fantastik yaratıklara ve elinde bir çengel, tek gözünde bir bant kötü korsanlara kadar her türlü kötü karakteri içinde barındıran bir paralel masal’ıyla tehdit ediliyor ülke.

Bu paralel masalının arkasında iki paralel devlet var:

Devletin kasasına yani beyt’ül mala dadanan büyük yolsuzluk iktidarı’ ve açılım politikalarının karanlığında palazlandırılan Abdullah Öcalan’.

Gerisi bir hırsız masalı…

fehmi-korudan-erdogana-nixon-benzetmesi-54521b4c430fb

Fehmi Koru’dan Erdoğan’a Nixon Benzetmesi

Gazeteci Fehmi Koru, Kobani protestolarının ve Gezi olaylarının Hükümete yakın çevreler tarafından komplo olarak kabul edilmesini eleştirdi.

Toplumda rahatsızlık beyan eden herkese ‘beşinci kol’ muamelesi yapıldığını belirten Koru, “Yetkili makamlarda bulunanlar, tavsiyelere, “Aklını kendine sakla” mukabelesinde bulunuyor; oysa şimdikine benzer ortamlarda en fazla ihtiyaç duyulan nesnedir akıl…” uyarısında bulundu.

Gazeteci-yazar Fehmi Koru, Habertürk gazetesindeki köşesinde Türkiye’de son dönemde yaşananlar karşısında hükümet ve çevrelerinin takındığı tutumu eleştiren “Komplo mu? Hadi canım siz de…” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazısında “Şimdi yaşananlar bir ‘oyun’ olabilir mi? Hükümeti devirmek, önemli konumlardaki kişileri zayıflatmak, hatta ülkeyi zora sokmak amaçlı bir komplo mu?” sorusuna cevap arayan Koru, “O çevrelerde (Hükümete yakın çevrelerce)  şu sıralarda en çok kullanılan sözcük ‘komplo’ “. Fakat bakalım gerçekten komplo mu?” eleştirisini getirdi.

Dolaylı veya doğrudan yöntemlerle sonuç almaya çalışan güçlerin  zaten var olduğunu ve bu güçlerin ‘kitlenin rahatsızlığı’ ve ‘medya’ gibi enstrümanları kullandığını ifade eden deneyimli gazeteci “Ancak, hareketlenen kitle içerisinde yer alanların hepsi, ya da medyada ateşin üzerine benzin dökenlerin tümü oyunun içerisinde bilinçli olarak yer almazlar.” Dedi. Hükümetin ve hükümete yakın çevrelerin ‘Gezi’ olaylarındaki büyük hatasının bu olduğunu belirten Koru “Benzer bir durum şimdiki gelişmelerde de yaşanıyor.” uyarısında bulundu.

Gazeteci Fehmi Koru yazısında dikkat çeken bir hatırlatmada da bulundu. Yazısında “ABD’de Richard Nixon 1972 yılında girdiği seçimden ikinci kez başkan seçilerek çıkmıştı. Prestiji zirvedeydi; kamuoyu yoklamalarına göre Amerikan tarihinin en sevilen başkanlarından biri olma yolundaydı. İki yıl geçmeden itibarı tabana vurdu ve onurunu bile kaybederek istifa etmek zorunda kaldı. Hatırlamışsınızdır; ‘Watergate’ skandalı sebebiyle…” diyerek yaşanan sürece atıfta bulundu. Yazısının devamında ‘Komplo’  yönteminin siyasette yaygın uygulanan bir yöntem olduğunu belirten Koru, “Kendinize karşı böyle bir girişim olduğuna inanıyorsanız, onu boşa çıkartmanın yolu, yaşanana sağlıklı teşhis koymaktan ve attığınız her adımın doğru olmasından geçer..” diyerek bu yöntemin başarıya ulaşmasının sanıldığı kadar kolay olmadığına vurgu yaptı.

İşte, Koru’nun O Analizi:

ABD’de Darbe Yahut Richard Nixon Nasıl Devrildi?

Cumhurbaşkanlığı’na yeni seçilen Tayyip Erdoğan’ı sandıkta deviremeyen “güçler”, onu etkisizleştirmek hatta mümkünse yerinden etmek için içerideki huzursuzlukları, dış olayları mı kullanıyorlar? Bir “komplo”ya mı muhatap Türkiye?

Bu soruya benim vereceğim olumlu veya olumsuz cevap hiç önemli değil; önemli 
olan Tayyip Erdoğan ve çevresinin bu konuda ne düşündükleri… Onların söylem ve 
eylemleri, yukarıdaki soruya, “Evet, bize yönelik bir komplo var” cevabı verdiklerini belli ediyor…

Onları bilmem, ama ABD’de zamanında beğenilen, seleflerinin çekindiği pek çok konuya el atarak ülkesinin siyasi tarihinde silinmez izler bırakmış Richard Nixon’un, 1972 yılında yeniden başkan seçilmeyi başarınca, bir “komplo” ile karşı karşıya kaldığını bilirim.

ABD’de “başkan devirme” oyununu kurgulayanlar, Nixon’u, siyasete pislik bulaştırarak “demokratik sisteme karşı komplo yapmak” ile suçlamışlardı.

Newsweek Dergisi’nin son sayısında olayın medya eliyle nasıl kotarıldığı uzun 
uzadıya anlatılıyor.

Devlet içerisinden birileri önce Washington Post’un iki genç muhabirini konunun 
içine çekiyorlar…

Konu şu: Beyaz Saray’la irtibatlı bir ekip, seçim öncesinde, rakip partinin karargâhına giriyor, hırsızlık yoluyla kampanyada kullanılacak malzeme ararken suçüstü yakalanıyor. Karargâhın bulunduğu binanın adından mülhem “Watergate” adı veriliyor bu olaya…

Halk, medyada yer alan “skandal” boyutundaki olaya aldırmayıp oyunu kullanıyor ve Nixon’u yeniden seçiyor. “Oyun” kurgulayanlar yılmıyor ve aylarca süren haber sızdırmalarla konu üzerindeki medya ilgisinin sönmemesini sağlıyorlar. Hem de aradan geçen bunca yıla, yargılama sırasında ortaya saçılan belgeler ve 
tanıklıklara rağmen “hırsızlar” ile Nixon ve yakın çalışma arkadaşları arasında 
bire bir ilişki de kurulamadığı halde…

Nixon istifa ediyor…

Hani “Batılı ülkelerde darbe olmaz” diye bilinir ya, 1974’te, ABD’de, bal gibi bir “darbe” gerçekleşti.

Merak edenler, o zaman neden böyle bir “darbe” yapıldığını kolaylıkla öğrenebilirler…

Beyaz Saray’da krizi yönetirken Nixon’un yaşadığı çaresizlik dikkat çekicidir. En yakınlarından bile kuşku duymakta, kendisinin başına bu derdi saranları iş dünyasında, etnik azınlıklar arasında ve dost bilinen ülkelerde aramaktadır.

Herkesi dinlemek üzere Beyaz Saray’da kurduğu uzun kulak sistemi kendisinin 
bütün konuşmalarını da kayda aldığı için, yaşadığı hayal kırıklıkları ettiği 
küfürlere kadar biliniyor.

Darbe biraz da Nixon’un bu ruh hali sayesinde başarıya ulaşıyor.

Bizde olan biteni “AK Parti hükümetine karşı bir darbe girişimi” veya “komplo” 
olarak görenlerin, Nixon’un son iki yılını biraz daha yakından incelemesinde 
yarar var.

Mücadelede yapılmaması gerekenleri yaptı Nixon; daha doğrusu oyunu kuranların kendisinden bekledikleri gibi davrandı. Küfürler etti. Sağı solu suçladı. Tehditler savurdu. Attığı her adımda elindeki kozları belli etti; kozları 
kalmayınca da…

Sonu geldi.

Koru’nun Yazısının Tamamını Okumak İçin Tıklayınız

millete-perhiz-koske-lahana-tursusu-54521b4a878e8

Millete Perhiz, Köşk’e Lahana Turşusu

* Ahmet Davutoğlu’nun perhizi, Çankaya’ya çıkınca lahana turşusuna dönmüş bulunuyor!

Çünkü Cumhurbaşkanı, önümüzdeki yıl ilan edilmemiş bir seçim kampanyası yürütecek. Meydanları gezecek, ona buna atıp tutacak, Anayasa’yı değiştirecek bir oy çoğunluğuna ulaşmak için Cumhurbaşkanlığı makamının olanaklarını kullanacak.

* Güvenlik paketinin TBMM’ye getirileceğini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açıklamıştı. Normal olarak, Başbakan’ın ya da İçişleri Bakanı’nın açıklamasını beklerdik 
böyle bir konuyu, ama Cumhurbaşkanı, belli ki kendisini hâlâ Başbakan 
zannediyor. Acaba bundan sonra kendisine “Cumbaşbakan” mı desek diye düşünmüyor da değilim!

* Niye böyle 12 Eylülvari faşizan uygulamalar akıllarına geliyor?

Bir tek nedeni var: Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık heveslerinden beslenen otoriterleşmeye karşı sesini yükseltmeye niyetlenecekleri caydırmak.
Caymıyorlarsa da polis devleti uygulamalarıyla sindirmek, baskı altına almak!

Mehmet Y. Yılmaz/Hürriyet

Millete Perhiz, Köşk’e Lahana Turşusu

Başbakan Ahmet Davutoğlu, eylül ayının son günlerinde Maliye Bakanı ve bürokratlarıyla bir toplantı yaptı.

Yardımcısı Ali Babacan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Kalkınma Bakanı Cevdet 
Yılmaz’ın da katıldığı toplantıda, orta vadeli plan ve 2015 bütçesi hazırlıkları görüşüldü.

Başbakan Davutoğlu, toplantıdan sonra yaptığı açıklamada “kamuda israfın önlenmesi” talimatını verdi.

“Eğer bir milletin üreten, vergi ödeyen kesimi bazı imkânlara sahip değilse, bürokrasi ya da devleti yönetenler bu imkânlara sahipse, bu sürdürülebilir ve ahlaki bir durum değildir” dedi.

Nitekim, açıklanan hedeflere göre 2015 bütçesinde, kamu kurumlarının ödeneklerinde önümüzdeki yıl için yüzde 4.4 oranında bir artış öngörülmüş bulunuyor.

Bir tek Cumhurbaşkanlığı Bütçesi hariç!

Cumhurbaşkanlığı’nın 2015 bütçesi bu yıla göre yüzde 99 artırılarak 397 milyon liraya çıkarılacak.

197 milyon 500 milyon liralık ilave bütçenin yaklaşık 37 milyon lirası personel 
giderlerindeki artıştan kaynaklanacak.

46 milyon liradan 80 milyon liraya ulaşacak personel giderleri, Cumhurbaşkanlığı’nda kurulmaya başlanan danışmanlar ordusunun maaş ve ödeneklerine harcanacak. 

Gördüğünüz gibi Ahmet Davutoğlu’nun perhizi, Çankaya’ya çıkınca lahana turşusuna dönmüş bulunuyor!

Tasarruf edeceğiz diye hastanelerde ameliyatlar durma noktasına geliyor ama 
Erdoğan’ın bir kaş işareti bütçeden 200 milyon lirayı alıp götürüveriyor!

Neden?

Çünkü Cumhurbaşkanı, önümüzdeki yıl ilan edilmemiş bir seçim kampanyası yürütecek.

Meydanları gezecek, ona buna atıp tutacak, Anayasa’yı değiştirecek bir oy 
çoğunluğuna ulaşmak için Cumhurbaşkanlığı makamının olanaklarını kullanacak.

Bak Onlar Hiç Utanıyor mu?

Kıvanç Tatlıtuğ, bayramda kız arkadaşıyla gittiği Marmaris’te beş günlük tatilde 
50 bin lira harcadığı ile ilgili haberlere tepki göstermiş.

Haberin yalan olduğunu söylüyor, ispatlanırsa mesleğini bırakacağını açıklıyor.

Tatlıtuğ’a şunu söylemek isterim: Para kazanmak ne kadar normal bir şeyse, 
kazandığın parayı harcamak da o kadar normal bir şeydir, kimseye hesap vermen 
gerekmez!

Yeter ki o parayı normal yollardan, dürüst bir insan olarak kazan, vergisini 
öde, gerisi kimseyi ilgilendirmez.

Bak, ayakkabı kutularında, çikolata tepsilerinde, elbise torbalarında paralar 
alanlara! 

Milletin fitre ve zekâtını “fakirlere vereceğiz” diye fenerleyenlere!

Ama onlar utanmadıkları gibi o paraların hesabını vermeye de yanaşmıyorlar.

Yüzleri de kızarmıyor.

Sen keyfine bak! İyi bir oyuncusun, çok para kazanman normal olduğu gibi, çok 
harcaman da normaldir.

Polis Devleti İle AB’ye Girecek!

Kobani protestoları sırasında yaşanan şiddet olaylarının ardından, polisin 
yetkilerini arttıran bir güvenlik paketi hazırlanıyor.

Böyle bir güvenlik paketinin TBMM’ye getirileceğini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açıklamıştı.

Normal olarak, Başbakan’ın ya da İçişleri Bakanı’nın açıklamasını beklerdik 
böyle bir konuyu, ama Cumhurbaşkanı, belli ki kendisini hâlâ Başbakan 
zannediyor.

Acaba bundan sonra kendisine “Cumbaşbakan” mı desek diye düşünmüyor da değilim!

Pakette “polise önleyici gözaltı yetkisi”, “tutuklu yargılamanın genişletilmesi” 
gibi tedbirler yer alıyor.

Böylece polis herhangi bir yargıç ya da savcı kararı olmadan, “şüphelendiği” 
vatandaşları, 12 ile 24 saat arasında gözaltında tutma yetkisine kavuşacak.

Gördüğünüz gibi “yeni Türkiye” diye yola çıktılar, ama akıllarına ilk gelen de 
“eski Türkiye’nin” faşizan uygulamaları!

Benzeri kanunların ve uygulamaların daha önce yapıldığını ama hiçbir sonuç elde 
edilemediğini hükümet bilmiyor olabilir mi?

Kuşkusuz ki biliyordur, bilmiyorsa bile devletin hafızası vardır, onlar hatırlatır.

Peki niye böyle 12 Eylülvari faşizan uygulamalar akıllarına geliyor?

Bir tek nedeni var: Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık heveslerinden beslenen otoriterleşmeye karşı sesini yükseltmeye niyetlenecekleri caydırmak.
Caymıyorlarsa da polis devleti uygulamalarıyla sindirmek, baskı altına almak!

Başbakan Davutoğlu, TBMM kürsüsünden, hükümetinin bir süredir aksayan AB ile 
ilişkileri yeniden canlandıracağı sözünü vermişti.

Şimdi gerçekleştirmeye çalıştığı polis devleti hevesleri ile bu sözü birbirini 
tutuyor mu?

erdogan-irani-4-yil-sonra-neden-elestirdi-54521b490bd8f

Erdoğan, İran’ı 4 Yıl Sonra Neden ELEŞTİRDİ?

Aktifhaber/Özel

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çok meşhur bir sözü var, birçok konuşmasına böyle girer: “Bakın çok enteresan…”

Evet Ortadoğu’da hakikaten çok enteresan günler yaşanıyor…

Görünürde İsrail’in “ebedi düşmanı” olarak bilinen İran’ın İsrail’in güvenliğinden endişe etmesi ve “Esed düşerse İsrail’in güvenliği kalmaz” demesi Ortadoğu’da nasıl bir satranç oynandığını bir kez daha ortaya koyuyor.

İran: Esed Giderse İsrailin Güvenliği Kalmaz

Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “ikinci evimiz” diye nitelediği İran’ı 4 yıl aradan sonra eleştiriyor.

Peki ne oldu da Erdoğan İran’ı eleştirmeye başladı?

Esed’in, Suriye’de katliama devam ettiği günlerde o dönemde Başbakan olan Erdoğan, Bakanları ile Tahran’a gitmiş ve İran’la birçok anlaşmaya imza atmıştı.

Erdoğan’ın “İran ikinci evimiz” dediği bu ziyaret o dönemde çok tartışılmıştı.

Zira bir yandan Türkiye, Esed’in Suriye’deki katliamlarına tepki gösterirken, öte yandan Esed’e her türlü desteği veren İran’a “İkinci Evim” diyor ve pek çok ticari anlaşmaya imza atıyordu. Bir bakıma İran’ın Esed’e verdiği silahlara dolaylı da olsa “sponsor” oluyordu…

Ve işin daha enteresanı, Erdoğan o ziyarette, İran’ın Esed’e olan desteğine ilişkin medyaya yansıdığı kadarıyla herhangi bir tepki ortaya koymamıştı.

Ruhani Esedi Tebrik Etti, Başbakanlıkta ALKIŞ KOPTU

Erdoğan’ın bu ziyaretinden sonra İran Cumhurbaşkanı bir süre sonra Ankara’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirdi.

Ankara’da Başbakanlık binasında Erdoğan ile ortak basın toplantısı düzenleyen Ruhani, Esed’le ilgili bir soruya, “Esed’e tebrik mesajı gönderdim” şeklinde yanıt vermiş ve bu sözleri alkışlanmıştı.

Nedense Başbakan Erdoğan, Ruhani’nin bu sözlerine de tepki göstermemişti.

Düşünün, hemen her yerde 200 bin insanı katletti diye Esed’i eleştiriyorsunuz ama hem İran’da hem de Türkiye’de Esed’i desteklemeye devam edeceğiz diyen İran Cumhurbaşkanı’na bir tepki bile ortaya koymuyorsunuz… Enteresandı…

Taa ki düne kadar…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün yaptığı konuşmada İran’ın dini lideri Hamaney’i eleştirdi.

İsim vermeyen Erdoğan şunları söyledi:

“Kalkıp da bir dini lider, ‘Suriye’de 250 bin kişi öldürülüyor, Niye buna karşı koymadınız?’ dediğimizde; ‘İsrail zulmüne karşı ayakta dik duran tek kişi Esed’dir’ diyor. Kendisine şunu diyorum, orada öldürülenler İsrail kendisine saldırırken dik durmadılar mı? Esed’in İsrail’e karşı bir tane kurşunu var mı? 250 bin insanı öldürüyor, siz hâlâ bunlara destek veriyorsunuz. Hâlâ bunlara silah, para gönderiyorsunuz. Böyle bir dini önder olabilir mi?” 

Daha önce defaetle Esed’e destek verdik, veriyoruz, vereceğiz diyen İran’a tepki koymayan Erdoğan’ın şimdi böyle bir tepki göstermesinde, İran’ın son dönemde Reza Zarrab’la ilgili çıkışlarının bir etkisi olabilir mi?

Çalınan 2,7 Milyar Doları Zarrab Biliyor

Hatırlanacağı üzere 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması şüphelisi Reza Zarrab’la ilgili İran’dan bir süre önce çarpıcı bir açıklama gelmişti.

İran’ın yaklaşık 3 milyar dolarlık yolsuzluğu araştırmak için kurduğu meclis komisyonunun üyesi milletvekili Emir Abbas Sultani, İran asıllı Türkiye vatandaşı işadamı Reza Zarrab’ın hukuksuz para transferi ve yatırımlarla “kesinlikle” ilgisinin olduğunu söylemişti.

Acaba Erdoğan’ın 4 yıl sonra İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’e “Böyle dini lider mi olur” diyerek tepki göstermesinde İran’dan bir süre önce gelen Zarrab açıklamasının etkisi var mı?

Erdoğan: İranda Kendimizi İkinci Evimizde Hissediyoruz

taha-akyoldan-yeni-yargi-paketine-elestiri-54521b4788107

Taha Akyol’dan Yeni Yargı Paketine Eleştiri

Hükümetin 7 ayda iki yargı paketi çıkardığını belirten Taha Akyol, bu paketlerin birbirine ile ters düştüğünü söyledi.

İşte Taha Akyol’un o yazısı:

Dünyada bir hukuk devleti hatta hukukumsu bir devlet var mıdır ki, yedi ay arayla iki “Yargı Paketi” çıkarsın. Hem de birbirine tam zıt istikamette…”,

15 Şubat’ta çıkarılan yargı paketinde, çeşitli soruşturmaların önünü kesmek için mesela telefon dinlemelerinde “ağır ceza mahkemesinin oybirliğiyle” karar almasını şart koşacaksınız… Fakat 14 Ekim’e gelindiğinde, pardon bile demeden, telefon dinleme, teknik takip gibi yetkileri çok kolaylaştıracaksınız, bu yetkiyi sulh hâkimlerine vereceksiniz!

Hem de üç ay evvel özel kanun çıkarıp HSYK’ya atama yaptırdığınız sulh hâkimlerine!

Kendisi hukukçu olan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın da artık bu kadarını içine sindiremediğini sanıyorum. Bizzat kendisi “yap-boz gibi bir görüntü eleştirisi yapılabilir” demedi mi?

15 Şubat yasasının gerekçesiyle, 14 Ekim teklifinin gerekçesini hangi hukukçu, nefesi daralmadan yan yana koyarak okuyabilir?!

HUKUKA UYGUN KANUN

Enver Paşa’nın “yok kanun, yap kanun” sözü niye eleştirilir?! 
Hukukun “istikrar, güvenilirlik, öngörülebilirlik” gibi evrensel ilkeleri niye vardır?!

Bu ilkelere özensiz olarak yapılan kanunlar yüzünden AİHM’de ülkelerin mahkûm edildiğini, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları verdiğini bilmeyen hukukçu olabilir mi?!

Yoksa, AYM iptal edinceye kadar gerekeni yaparız, AYM iptal ederse geriye yürümez nasıl olsa diye mi düşünülüyor?

Gerçi HSYK Yasası’nda böyle oldu; AYM’nin iptal ettiği maddelere göre Bakanlığın HSYK’ya yaptığı atamalar yerinde duruyor. Fakat bu usulü sürekli hale getirmek de hukuk devleti ilkesine aykırıdır.
Profesör sıfatını daima önemsediğim Sayın Başbakan Davutoğlu, “Artık torba yasa yapmayalım” demişti? Bakanlar Kurulu müzakerelerinden ve devletin kademelerinden geçirmeksizin Meclis’e sunuluveren “kanun teklifleri”nin “torba”dan farkı nedir?

HUKUK NİYE VAR?

Asayişi sağlamak, kamu düzenini korumak, suça karşı istihbarat yapmak gibi konularda Türkiye devleti de elbette gelişmiş demokrasilerde devletlerin sahip olduğu yetki ve donanıma eksiksiz sahip olmalıdır.

Bu konularda bizdeki tedirginliğin sebebi, bu yetkilerin Batı’daki gibi kullanılıp kullanılmayacağı konusundaki kaygılardır.

Hangi ülkede suç tanımını yürütme organı yapıyor, ardından ceza ve usul kanunları buna göre değiştiriliyor, hâkimler buna göre atanıyor, ondan sonra yargı düğmesine basılıyor?!

Hangi ülkede, Çarşı gibi gruplar “darbeye teşebbüs”ten müebbet hapis talebiyle yargılanıyor?!

Zaten bunlar olmasın diye hukuk devletinde “hukuki istikrar, hukuki güvenilirlik, hukuki öngörülebilirlik” şeklinde anayasal ve evrensel prensipler vardır.

Sayın Davutoğlu, toplumda güven ve rahatlama olmadıkça sırf kanun değiştirmekle huzur sağlanamayacağını çok iyi bilir. Artık “torba”lar, “yap-boz”lar bitmeli, olağan parlamenter usuller geçerli olmalıdır.

Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı gibi ilkeler hep vatandaşlar iktidarların hukuka uygun davranacağından emin ve müsterih olsun diye vardır.

adalet-bakanligi-fezleke-odasina-sizmis-54521b45540cc

Adalet Bakanlığı Fezleke Odasına Sızmış!

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında adı geçen bakanlar hakkında hazırlanan fezlekeler ile ilgili olarak Hürriyet Yazarı Yalçın Doğan, bugünkü yazısında dikkat çeken bilgiler paylaştı. 

CHP’li Erdal Aksünger’in ilgili ifadelerini köşesine taşıyan Doğan, yolsuzluğu soruşturmakla görevli komisyon üyelerinden başkasının girmesinin yasak olduğu odada Adalet Bakanlığı’ndan üç müfettişin yakalandığını yazdı. 

İşte, Doğan’ın yazısının ilgili bölümü:

Fezleke Odasında Üç Kişi

‘Sadece bu odada okuyabilir, sadece bu odada çalışabilirsiniz, dışarıya belge çıkarmak yasak.’

Burası hapishane, karakol, girişi-çıkışı kontrol altında askeri üs filan değil, burası Meclis’te dört bakan hakkında yolsuzluk fezlekelerinin bulunduğu oda. Yolsuzluğu soruşturmakla görevli komisyon üyelerinin, yani milletvekillerinin odası.

Fezlekeler Meclis denetimi altında, fezlekeye bakacaksın, elinin ucuyla dokunacaksın, cıss yanarsın, hemen bırakacaksın.

Komisyon üyesi dışında başka birinin odaya girmesi yasak.

Komisyon üyesi CHP’li Erdal Aksünger geçenlerde odaya giriyor.

Yarın komisyon toplanıyor, hazırlık yapmak için. Başkasının girmesi yasak ama, odada komisyon üyesi olmayan üç kişi harıl harıl fezleke okuyor, not alıyor.

Aksünger şaşırıyor, siz kimsiniz?

“Adalet Bakanlığı’ndan üç müfettiş, üç yargıç.”

Odaya kimin izniyle girmişler? Yanıt yok.

Aksünger “Çıkın odadan” diyor, onlar ayrılıyor.

Dört bakanla ilgili iddialara karşı AKP hazırlık mı yapıyor?

Ve hiç hesapta yokken, komisyona hakkında iddiada bulunan bakanlardan Erdoğan Bayraktar ile ilgili elli beş yeni dosya geliyor.

“Fezleke heyecanı” TV’ye dizi olur.

kazim-gulecyuz-2004-mgk-kararlari-uygulaniyor-54521b43be89b

Kazım Güleçyüz: 2004 MGK Kararları Uygulanıyor

Güleçyüz, Hizmet Hareketiyle anılan ve farklı alanlarda hizmet veren bütün kurumsal yapıların teker teker hedef alınarak çökertilmeye çalışılmasının, Ağustos-2004 tarihli MGK kararlarının AKP iktidarı eliyle uygulamaya konulmasının delili olduğunu vurguladı.

Hizmet Hareketine yönelik hukuksuz uygulamaları bir bir sıralayan Güleçyüz, Erdoğan’ın ‘Pensilvanya’ya yönelik hücumlarında hep MGK ve MGSB’yi referans göstermesinin üzerinde durarak, 28 Şubat dönemi yarım kalan projelerinin bir numaralı takipçisinin ise Erdoğan olduğunu belirtti.

İşte Kazım Güleçyüz’ün “Paralel yapı iddiaları TBMM’de görüşülmeli” isimli köşe yazısı;

Başlaması belki daha öncelere dayanan, ama 17 Aralık’taki yolsuzluk operasyonu sonrasında ortaya çıkan “paralel yapı” kavgasının daha da kızışacağı anlaşılıyor.

Gerçi gelinen noktada buna “kavga” demek doğru değil. Çünkü kavga iki taraflı bir olay. Ama karşı karşıya olduğumuz hadise bu çerçeveyi çoktan aşıp, siyasî iktidarın bütün devlet imkânlarını kullanarak bir camiayı tamamen tasfiye etmeye çalıştığı bir boyuta taşındı.

Başlangıçta devlet içindeki bir çete ve şebekeden söz edilip, cemaat ayrı tutuluyor gibiydi. Artık bu ayrım da terk edilmiş görünüyor.

Cemaatle anılan ve farklı alanlarda hizmet veren bütün kurumsal yapıların teker teker hedef alınarak çökertilmeye çalışılması, Ağustos-2004 tarihli MGK kararlarının AKP iktidarı eliyle uygulamaya konulması değilse ne?

Dersanelerin ve cemaat yurtlarının tasfiyesi.

Bank Asya’yı batırmak için devlet imkânları ve iktidar gücünün sonuna kadar kullanılması.

Kimse Yok Mu Derneğinin engellenmesi.

“Paralel yapı” elemanı olduğu iddia edilen emniyet mensuplarına yönelik operasyonlar.

Aynı iddianın muhatabı olan yargı mensuplarının etkisizleştirilip tasfiyesi için yapılanlar.

Millî Eğitimden Maliyeye, TÜBİTAK’tan Adlî Tıp’a, TİB’den SGKya… bütün devlet kurumlarında sürdürülen eşzamanlı operasyonlar.

Cemaatle ilişkili işadamlarını hedef almalar.

Bunlara “yasal kılıf” uydurmak için, bir kısmı torba kanuna sokuşturulup çıkarılan ve pek çoğu AYM’den dönen kanun maddeleri.

Şimdi cemaatin medya organlarını da kapsayacak yeni operasyonların sinyali veriliyor.

Bunların her biri, evrensel demokrasi ve hukuk prensiplerini, temel hak ve özgürlükleri ciddî şekilde ihlâl eden tartışmalı tasarruflar.

Ve bütün bunlar, daha önce 28 Şubat döneminde çok uğraşıldığı halde bir türlü hayata geçirilemeyip yarım kalan projelerin, “dindar” siyasetçilerin ağırlıkta olduğu bir iktidara tamamlattırılmaya çalışılması anlamına da geliyor.

Bunun bir numaralı takipçisi Erdoğan.

Erdoğan’ın, sürekli gündemde tutup son Kobani eylemleri dahil, bütün olumsuzlukların sorumluluğunu yüklediği “Pensilvanya”ya yönelik hücumlarında hep MGK ve MGSB’yi referans göstermesi ise, başlı başına üzerinde durulması gereken çok dikkat çekici bir nokta.

Peki, paralel yapı, iddia edildiği gibi bir numaralı tehdit haline geldiyse, bilgi, belge ve delillerinin, kapalı oturumla da olsa Meclise getirilip milletvekilleriyle paylaşılması gerekmez mi?

CİHAN

istihbarat-raporu-mezarlik-ozerklik-icin-54521b41262cc

İstihbarat Raporu: Mezarlık Özerklik İçin

Yeniçağ Yazarı Ahmet Takan, bugün köşesinde çok konuşulacak bilgiler paylaştı.

“Siyasi iktidar, bir yandan “PKK’lıları yakalıyoruz” görüntüsü verirken diğer yandan da sivil kuruluşlar vasıtasıyla koridoru açtı.” diyen Takan’ın, istihbarat raporundan alıntıladığı cümlelerde, “PKK’lıların ve sempatizanlarının Suruç’ta oluşturdukları sözde PKK şehitliği ile sınırın Türkiye tarafından bir özerk bölge oluşturmayı hedefledikleri anlaşıldı. PKK’nın, Kobani’de ölen KCK/PKK/PYD militanlarını rahatlıkla bu tarafa taşıyarak Suruç’taki örgüt mezarlığına defnettiği ve burayı gelecekte kurulacak sözde ülkelerinin bir yeri olarak halka lanse ettikleri anlaşıldı.” ifadeleri dikkat çekti.

İşte, Takan’ın O Analizi:

PKK Suruç’u Tampon Bölge Yaptı, Koridor Açıldı

Gerçekler, doğrular ustaca gizleniyor.. Bir gerçeğin azıcık ucundan gösterdin mi anında tüm yalanlama aygıtları karşı operasyona geçiyor.. Yalanlar ise oldukça profesyonel bir şekilde doğrular olarak yutturuluyor..

Şu son kanlı isyan hareketinden sonra olanlara bakın!..

Neymiş efendim?..

Kobani’de IŞİD’e karşı savaşırken yaralanan ve tedavi için Türkiye’ye getirilen PKK’nın Diyarbakır ve Hakkari sorumluları sınır kapısındaki yüz tanıma sistemi sayesinde yakalanmış.. Pisliklerin, Suruç Devlet Hastanesi’nde çekilen fotoğraflarını da servis ettiler. Bunu bir başarıymış gibi kamuoyuna yutturmaya çalışıyorlar..

Suruç Devlet Hastanesi’nin terör örgütünün tedavi merkezi olduğu belgelendi ama umurlarında değil. Millet keriz ya!..

Suriye sınırını tutmak için gece gündüz nöbet tutan askerin sokulmadığı geçiş noktalarından birisi de Mürşitpınar sınır kapısı.. Asker bu sınır  kapılarında tedbir almak istiyor ama siyasi irade izin vermiyor. Sonra da algı operasyonu..

Padişah bir gün dalkavuğuna demiş ki  “Bana öyle bir şey yap ki özrün kabahatinden daha büyük olsun” .. Dalkavuk durur mu hemen kabul etmiş. Bir gün sarayın bahçesinde gezerken dalkavuk padişahın hemen arkasına geçip çok uygunsuz bir el hareketinde bulunmuş. Padişah hiddetlenip “Ne yapıyorsun sen”  diye bağırınca da dalkavuk cevabı yapıştırmış,  “Kusura bakmayın, affedin hünkarım hanım sultan sandım” diye..

Dahası var;

Terör örgütünün Dağlıca’daki noktalarına Hava Kuvvetleri’nin savaş uçakları ağır bombardıman düzenlemiş.. Bu bilgiyle beraber emrin Ahmet Davutoğlu tarafından verildiğini kapı arkalarından fısıldadılar.

Göstersenize şu ağır zayiat fotoğraflarını da hep beraber kalbimize biraz  ferahlık gelsin. Yıllardır asker bağırıyor  “hava harekatları ile sonuç alamıyoruz. Teröristler mağaraların içine döşedikleri raylı havan topları ile bize saldırıyorlar. Alan hakimiyetini kaybettik. Yetki verin, kara harekatı ile inlerine girip hainleri temizleyelim” diye..

Madem  “çözüm süreci bitti” algısını kamuoyuna kabul ettirmek istiyorsunuz; versenize askere kara operasyonları yetkisini de görelim.

Dedim ya; yalan makineleri bunlar. Bir taraftan çözüm süreci bitti dümenine yatarken, diğer taraftan el altından, HDP/PKK ile iş tutmaya devam ediyorlar. El altından gidip gelen çözüm süreci taslakları.. Bebek katili Öcalan ile HDP’liler arasında kırmızı hat üzerinden yaptırılan  “özel” telefon görüşmeleri.. Öcalan’ın kendi el yazısı ile yazdığı notların, mesajların fotoğraflarının çekilip HDP’lilere Kandil’e gönderilmesi..

Ha bu arada!.. Ara not olarak aktarayım; HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Diyarbakır basın toplantısında sadece  “Öcalan ile mesajlaştık”  diyip kendine verilen not metnini okumaması Hükümeti çok üzmüş. AKP kulislerinde Davutoğlu’nun “Demirtaş bize fena gol  attı” dediği konuşuluyor.

Tekrar Suruç’a dönelim.. Ankara’nın güvenlik kanadının karşı çıktığı, ayaklanma çıkarılan, PYD’li Salih Müslim’in  “Kobaniye silah yardımı koridoru açılması”  isteğine…

Siyasi iktidar, bir yandan “PKK’lıları yakalıyoruz” görüntüsü verirken diğer yandan da sivil kuruluşlar vasıtasıyla koridoru açtı. Yaralı getirip götüren ambulansların içinde  “Kobani”ye silah ve mühimmatın da gittiğini Ankara’daki sağlam güvenlik kaynakları artık net bir şekilde konuşuyor. Demek, Salih Müslim de dümenden Recep Erdoğan ve iktidara çakıyor ki üzerimize çöken kan uykusundan uyanmayalım!..

Bu arada, güvenlik ve istihbarat birimlerinin raporlarına yansıyan bilgilere göre; biz kendi güvenliğimiz için Suriye sınırının ötesinde güvenlikli bölgeleri kuramadan ve ABD’den şamar üstüne şamar yerken PKK Suruç’ta, tampon bölgeyi kurdu. Bir de terör örgütü Suruç’ta sözde “şehitlik” inşa etmeye başladı.

İstihbarat raporlarındaki cümleleri aynen aktarıyorum;

“Ayn el-Arap/Kobani’de ölen PKK’lı teröristleri Türkiye tarafına taşıyan örgütün, 2004 yılından bu yana Diyarbakır Lice ve başka yerlerde olduğu gibi Suruç’ta da sözde şehitlik oluşturduğu tespit edildi. IŞİD’in kuşatmasından ötürü Ayn el-Arap/Kobani’ye gitmekte zorlanan PKK’lıların ve sempatizanlarının Suruç’ta oluşturdukları sözde PKK şehitliği ile sınırın Türkiye tarafından bir özerk bölge oluşturmayı hedefledikleri anlaşıldı. PKK’nın, Kobani’de ölen KCK/PKK/PYD militanlarını rahatlıkla bu tarafa taşıyarak Suruç’taki örgüt mezarlığına defnettiği ve burayı gelecekte kurulacak sözde ülkelerinin bir yeri olarak halka lanse ettikleri anlaşıldı.

pkkmezarlik.jpg

Örgüt, tampon bölge olarak kullandığı Suruç’ta ayrıca PYD’ye lojistik destek sağlıyor, eleman ve teçhizat gönderiyor.

çok önceden planladıkları sözde şehitliklerini oluşturdular. Barış sürecince kendi taraftarlarına savaşın devam ettiğini ve devletin yaptığı hiç bir şeyi unutmadıkları mesajını, davaları uğruna emek verenleri hiç bir zaman unutmadıklarını, bu ölenlerin ailelerine ve akrabalarına sahip çıkıldığı vb. mesajlarını görsel ve fiziksel olarak basın yayın yolu ile işlemişlerdir. Suruç’ta oluşturulan mezarlıkta bu kapsamda oluşturulan ancak Kobani olayları ile ön plana çıkan, ileride Kobani kahramanları olarak adlandırılacak ve bir destan kahramanı olarak kullanılacak bir mezarlıktır. Bu mezarlığa daha önceden de bir çok terörist cenazesi gömülmüştür.”

Şu çok merak ettiğiniz gerçekleri ABD’den duyduğumuz IŞİD pazarlıklarına geçersek de;

İktidar, ABD’ye “BM kararı alınsın. Koalisyon güçleri olarak karadan girelim” diye yalvarıyor. ABD ise sürekli  “BM kararı olmaz. Sen karadan gir, ben seni havadan desteklerim” diyor..

İktidar ABD’ye,  “Biz ÖSO’yu vakti zamanında eğittik, destekledik ama içinden El Nusra, onun da içinden IŞİD çıktı. Askeri ikna etmekte zorlanıyorum. Asker arkadan vurulmaktan korkuyor” mesajları gönderiyor..

Ankara çok sıkıntılı..

Bir de küçük sıkıntı var!.. Tekrar başlayan dünkü Ankara Salısı klasiğinde, AKP kulislerinde 2015 Haziran genel seçimlerinin Nisan ayına çekileceği ve Meclis’in Ocak ayında tatile sokulacağı konuşuluyordu.

Maksat açık; Yolsuzluklar ile ilgili 4 eski Bakan hakkında kurulan Soruşturma Komisyonu’nun kadük kalması…

Kafalar, savaş ortamında bile cin gibi çalışıyor!..

iste-dinlemeler-konusunda-akpnin-ikiyuzlulugu-54521b3f72464

İşte Dinlemeler Konusunda AKP’NİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ

8 ay önce “herkesi dinliyorlar” diye algı operasyonu yapan, 7000 kişi dinlendi deyip -sonradan mahkeme kararı ile 240 kişi dinlendiği Hadi Salihoğlu tarafından açıklandı- yalan haberlerle kamuoyu oluşturmaya çalışan AKP’nin dinlemeler konusunda nasıl ikiyüzlü olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

“İnsanların mahremine giriyorlar, bu işler çok suistimal ediliyor artık” diyerek 8 ay önce yaptıkları düzenlemede dinleme kararını tek bir hakim yerine üç Ağır Ceza Hakiminin “oybirliği” ile vereceği karara bağlayan AKP, önceki gün gece yarısı Meclise getirdiği düzenleme ile dinleme kararını Erdoğan’ın “bir proje oluşturuyoruz” dediği Sulh Ceza Hakimliğindeki tek bir hakimin kararına bağladı.

Bugün Yazarı Orhan Kemal Cengiz AKP’nin bu konudaki ikiyüzlülüğü bakın nasıl ortaya koydu…

Bundan böyle molotof atıp kamuyu zarara sokandan bütün bu zarar ziyan tahsil edilecekmiş.

Peki neden rüşvet alandan, yolsuzluk yapandan, ihaleye fesat karıştırandan, ellerinin altındaki kamu bankalarından sağa sola şeker dağıtır gibi kredi dağıtanlardan, kamuya verdikleri zararlar tahsil edilmiyormuş?

Bundan sonra, insanların üstünü, konutunu, işyerini aramak için “somut delil” bulunmasına gerek olmayacakmış, “makul bir şüphe” bulunması yeterli olacakmış.

Peki kimmiş bu şüphesine güveneceğimiz makul adam? Gezi’ye; yolsuzluk soruşturmasına darbe diyen adam mı? Çarşı Grubu’nu darbeci diye dava edenler mi? Yolsuzluk ve rüşveti soruşturanları darbeci diye içeri tıkanlar mı?

Bundan sonra telefonların dinlenmesini sadece Sulh Ceza hakimleri karara bağlayacakmış.

Peki ne olmuş da “insanların mahremine giriyorlar, bu işler çok suistimal ediliyor artık” diyerek, dinleme kararlarını üç Ağır Ceza hakiminin oy birliğiyle alacağını karara bağlayan AKP, bugün bu işi bir tek hakime havale etme kararı vermiş? Tamamı bu iktidarın isteğiyle atanan, bir avuç Sulh Ceza hakiminin bu işi suistimal etmeyeceğine mi kani olmuş? Yoksa nasıl olsa artık bizi kimse dinlemez diyerek, biz de dilediğimizi sınırsızca dinleyelim arzusu mu hasıl olmuş?

Bekir Bozdağ 8 Ay Önce Ne Demişti, Bugün Ne Diyor

Bundan sonra, mahkemeler sanıkların taşınmazlarına, hak ve alacaklarına daha geniş bir suç yelpazesi altında el koyabilecekmiş.

Peki, bu sanıkların mallarına el konulabilecek suçlar arasında neden bir tane bile, yolsuzluk ve rüşvetle ilgili suçlar yokmuş da tamamı “devlete ve hükümete” karşı işlenen suçlardan oluşuyormuş? Hükümetin kafasını kızdıranların, malına mülküne el koyma arzusu mu depreşmiş?

Taraf Gazetesi’nin dünkü haberine göre, hükümet kişisel verilerin toplanmasıyla ilgili olarak yedi kişilik bir kurul oluşturup, vatandaşların sağlık, psikoloji-kültür dahil tüm kişisel verilerinin toplanabilmesini düzenleyen yasa teklifini Meclis’e havale etmiş.

Peki, Sayıştay’ın bile hükümetin harcamalarını denetleyemediği bu ülkede, bu hükümet insanların ırkını, mezhebini, hangi derneğe üye olduğunu, kan ve idrar tahlil sonuçlarının neler olduğunu öğrenme konusunda neden bu kadar hevesliymiş?

Neden kendini binbir zırhla donatan bu hükümet, vatandaşının karşısında çırılçıplak durmasını istiyormuş?

Neden bütün yasal değişiklikler, yolsuzlukların soruşturulmasının imkansız kılındığı ama muktedirin kafasını kızdıran herkesin sürüm sürüm süründürülebileceği bir Türkiye’ye çıkıyormuş.

AKP Emniyet ve Yargıda Kadrolaştı, Eski Sisteme Geri Dönüyor

escort bayan | escort bayan | escort bayan | escort bayan |